» 600.000 Salavat Gücündeki Dua - Salâtül Fatih Ömründe bir kere d

Yayınlanma Zamanı: 2015-04-16 10:06:00

600.000 Salavat Gücündeki Dua - Salâtül Fatih Ömründe bir kere d |  görsel 1
600.000 Salavat Gücündeki Dua - Salâtül Fatih Ömründe bir kere d |  görsel 2


 

 

CİHAD, MÜSLÜMAN OLMAYANLARI DİNİNDEN, OLMAZSA MALINDAN, OLMAZSA CANINDAN ETMEK İÇİN MİDİR?

YAHUT CİHADIN SEBEBİ ŞİRK VE KÜFÜR MÜDÜR?

Doğrusu, gerek dinde zorlamanın olmadığını ve Peygamber’in insanlara dini zorla kabul ettiremeyeceğini belirten ayetlere, gerekse Resulullah’ın hayatı boyunca din savaşı yapmaması gerçeğine rağmen cihad konusunda yanlış bir anlayış oluşmuştur.

Bilindiği gibi, Hz Peygamber ve beraberindeki mü’minler dini başkalarına zorla kabul ettirmek veya İslam devletini kurup başkalarını egemenlikleri altına almak için din savaşı yapmadılar. Yaptıkları bütün  savaşlar , düşmanın şu veya bu şekildeki saldırılarına karşı koymak için yapılmış savaşlardır.

Bu değerlendirme , “İslam insanlığı tümüyle özgürlüğe kavuşturmak için kendiliğinden cihad hareketine girişme hakkına sahiptir İslamda cihad hareketinin dayandığı temel budur. Bu temel olmadan İslam, davet yolundaki maddi engelleri yok etme hakkını kaybeder. Değişik durumlarda insanların durumuna ve aşamalarına göre engellere karşı koyma ehliyet ve ciddiyetini yitirir. Çünkü tebliğ gerektiğinde tebliğe, güç gerektiğinde güce başvurmak bir zarurettir. Aksi halde tebliğin önündeki zorbaları tebliğle yok etmeye kalkışmak gibi bir mantıksızlık ortaya çıkar. Bu da yeryüzünde Allah’ın dini için düşünülemez.

Düşmandan boyun eğmiş olarak cizyenin alınması da engel teşkil eden güçlerin bertaraf edilmesinin ifadesidir. ( Bknz: Fizilalil Kur’an II 96/97,101-102  IV/ 43-45 ıX/161-163…)  diyen Şehid Kkutub’un hem kendi cihad felsefesine hem de bu konuda çokça etkilendiği Üstad Eb’l-A’la Mevdudi’nin cihad anlayışına aykırı olsa da; cihadı düşmanın saldırılarına karşı koyma savaşı olarak anlayıp cihad ayetlerini bu şekilde değerlendirenlerin çöküş döneminin psikolojisiyle  değerlendirme yaptıklarını ve oryantalistlerin dümen suyuna  giderek ayetlerin boynunu büktüğünü yahut cihad kavramını sulandırdığını söylese de, gerçek budur. Çünkü Bedir, Uhud, Hendek, huneyn savaşları Kureyşin ve diğer düşman kabilelerinin saldırılarına  karşı yapılan savunma savaşları olduğu gibi, Mute Savaşı ve fiilen savaş meydana gelmen ama düşmana gözdağı veren Tebük Seferi de Bizans’ın  Hristiyan Gassani Araplarını kışkırtmaları ve saldırı hazırlıklarına karşı yapılan birer savunma savaşıdır. (BKnz: Mevdudi, Tefhim; 2/194-199) Nitekim Bizansa karşı resulullahın hazırladığı ama ömrü vefa etmediği için daha sonra Hz. Ebu Bekir tarafından Şam yönünde gönderilen ve savaş yapmayan Üsame ordusu da Bizans’ın tehditlerine  karşı yapılan bir hazırlık ve gözdağı seferi idi.

Cihadın her durumda saldırı savaşı olduğunu ve islam’ı yaymak yahut Müslüman olmayanları egemenlik altına alıp cizye vergisine bağlamak için insanlarla savaşılabileceğini söyleyip delil olarak İslam tarihinin ilk dönemlerinde yapılan savaşları gösterenlerin bu düşüncelerinin yanlışlığını göstermek üzere bu savaşların düşmanın ya fiilen  saldırılarına veya kışkırtma ve saldırı hazırlıklarına karşı yapılmış olduğunu anlatan bazı alıntılar yapmak istiyoruz.

Hz peygamber devamlı savaştan kaçınma politikası izlemiştir. Daha Mekke döneminde iken Müşriklere karşı saldırı önerisi getiren arkadaşlarına red cevabı vermiştir. (bknz: Nesei, Sünen, Cihad I) O herhangi bir sebeb olmaksızın, hiçbir yere ve hiçbir düşmana savaş açmamıştır.. Onun dönemindeki savaşlar tetkik edilirse ya bir savunma savaşıdır, ya bir ihanete cevap veriyordur ya da saldırıya hazırlanan bir düşmana cevap verilmektedir. (Ziya Kazıcı, İslam Kültür ve Medeniyeti, 91-98, İstanbul 1996)

Bedir Savaşında ordu hazırlayıp Müslümanların üzerine yürüyen müşriklerdi ve Hz. Peygamber bu orduyu karşılamak durumunda kalmıştı. Uhud savaşında müşrikler medinenin yakınına kadar gelmişler  ve onları Medine yakınında karşılayan Müslümanların mağlup etmişlerdi. Hendek Savaşı yine  Medinede gerçekleşmişti. Hz Peygamber kan dökülecek bir savaştan kaçınma adına hendek kazılarak kan dökülmesişni en aza indirmişti. Bu dönemdeki Müşrik saldırıları yoğun birbiçimde Mediye kadar ulaşmaktaydı. (Medineye baskın yapan Araplara karşı gönderilen Kürz b. Cabir Seriyyesi gibi seriyyeler  de ya bunlara karşılık vermek yahut düşman hakkında keşiflerde bulunmak için düzenleniyordu. (bknz. Suheyli, 7/554)

Hudeybiye Antlaşmasının gerçekleştiği sırada Hz peygamberin barışı gerçekleştirmek için sarf ettiği gayret hayret vericidir. O kan dökülmemesi için alyhine gibi görünen bir çok şarta, ashabın kesikin muhalefetine rağmen katlanmıştır. Hudeybiyede Müslümanlara saldıran müşrikleri yakalatmış ve bir jest yaparak hepsini affedip karşılıksız serbest bırakmıştır. (Ebu Davut, Cihad, 120). Hayber Savaı’nda savaşı yönetmesi için sancağı Hz Aliye verirken “Ey Ali , Savaşacağın Yahudilere haklarını belirt, onlardan birinin hidayete gelmesi, kızıl develere sahip olmandan daha iyidir. “ (buhari, Megazi, 40) demiştir. Mekke fethi sırasında savaştan özellikle kaçınmış, şehri kan dökmeden almak için çok gayret sarf etmiştir.  O, özlemini duyduğu dünyayı, Adiy b. Hatim’e “Bir kadının tek başına Kadisiye’den Mekke’ye kadar yolculuk yapabileceği bir dünya” olarak anlatmıştır. (İnsanların yolculuklarını toplu halde bile zorlukla yapabildiği, kervanların yağmalandığı, yolcuların öldürüldüğü, esir alındığı bir çağda bunları dile getirmiştir.) (Suheyli 7/478). İslam’daki savaş mantığını aktarırken Mahmut Şit Hattab bu durumu şöyle özetler:

“Müslümanlar ilk saldıran taraf, yani düşmanlığı ilk başlatan taraf değil, zorlandıklarında savaşa giren taraf olmaktadır. Ayrıca verdikleri savaşta İslami ve askeri şerefle bağdaşmayan tavırlar göstermeye yeltenmezler. Aksine , antlaşmalara bağlı kalır, hainlikten uzak durur, hastalara, yaralılara ve ailelere yardım eder, sivil halk kesiminden kadın, çocuk ve yaşlılara zarar vermemeye  itina gösterirler.” (Komutan Peygamber, 18, Çeviri, Ahmet Ağırakça, İstanbul, 1988)



“Siyer kitapları, Şam bölgesindeki kabilelerin kervanlara saldırdığını ve Medine ‘ye saldırmaya hazırlandığını öğrenince cezalandırmak için Resulullahın bir ordu gönderdiğini belirtir. Ordu Dumetul Cendel’e vardı. Kabileler kaçtıkları için savaş olmadı. Bu olay , hicri beşince yılın başlarında oldu. Sonra aynı sebebler Şam bölgesindeki Hristiyan kabilelerin üzerine Zeyd b. Hariseyi gönderdi. Gassanilerin Mute emirinin Resulullahın Busra valisine gönderdiği elçisi Haris Bin umeyr’i öldürmesi üzerine yine Zeyd. B. Harise komutasında üzerlerine bir ordu gönderdi. Ordu, Maan yakınlarındaki Muteye vardı, savaş oldu.  Zeyd, Abdullah b. Revaha ve Cafer b. Ebu Talip şehit oldu.Halid b. Velid komutasında ordu geri çekildi. İşte Müslümanlar ve Gassaniler arasındaki savaşın sebebi bu olaylardır.
 
Resullahın sağlığında hicri 9. Yılda 30 bin kişilik ordu ile düzenlenen ve bizzat kendisinin komuta ettiği Tebuk savaşıda bu olaylardan biridir. Sebebi de Bizansın emri ile Tebuk savaşı bu olaylardan biridir. Sebebi de Bizansın emri ile Tebuk bölgesindeki Hristiyan kabilelerin medi’ye saldırma hazırlığı içinde olmalarının öğrenilmesidir. Ordu Tebuk’e vardığında kabileler kaçmış, Eyat, beni Ariz, Beni Adiya, Ezruh, Muntefik ve ve Dumet’ul – Cendel kabilelerinin liderleri Resullullah’a gelerek boyun eğdiklerini, barış yapmayı ve cizye vermeyi kabul etiklerini belirtmişlerdir.

Daha sonra resulullah, Usame b. Zeyd komutasında Mute’ye yürümek ve babasıbıb yapmak  için gönderildiği görevi yapmak üzere bir ordu hazırlamıştır. Ama ordu yola çıkmadan Resulullah vefat etmiş, Hz. Ebu Bekir, mürtedlerle savaşı bitirir bitirmez devam eden savaş durumu karşısında ordu hazırlayarak göndermiş, yapılan savaşlar sonunda Bizanslıların Şam bölgesindeki  egemenliği son bulmuştur. (İbni sad, Tabakat, cilt 3, İbni Hişam , Siyer, cilt 3-4, Taberi, Tarih Cilt 2, den naklen Derzeve, Ed-Dustur’ul Kur’ani1/402 Dipnot, 1)
 
 
“Yine İslam yönetimine karşı siyasi isyan hareketi başlatan mürtedlerle savaşın ardından Hz. Ebu Bekir’in Halid b. Velid’i Irak’a göndermesi  de sebebsiz bir saldırı olmayıp saldırıya karşılık olarak yapılmıştır. Rivayetlerin belirttiğine göre o gün egemenlikleri altında bulunan bugün kü Irak bölgesindeki Sasani yöneticileri, Bahreyn halkını Müslüman yöneticilere karşı isyana ve dinden dönmeye kışkırtmışlardır.  (Taberi Cilt 2, den naklen derzeve)
 
“Peygamberin  yirmi  üç yıllık risaleti boyunca gerek müşrikler, gerekse Ehl-i Kita’la yaptığı savaşların büyük bir kısmı “fitneyi ortadan kaldırmak”  amacıyla yapılmıştır. Söz gelimi, Mute Savaşı, Şam yakınlarında Zatu’t – Talha denilen bölgede İslam davetçilerine saldırarak onların bu faaliyetine engel olmaya çalışan kabilelere haddini bildirmek ve ayrıca davet mektubunu götüren elçinin öldürülmesine göz yuman Bizansın Busra valisi ve müttefiklerine gerekli dersin verilmesi amacını taşıyordu. (İbni Kayyım , zadul mead, 3/381; Mahmut Şit Hattab, Er Resul’ul –Kaid, 203; İbrahim Hasan , 1/183) Tebuk Savaşı da aynı şekilde, İslam davetinin yarımadanın dışındaki bölgelere ulaşmasını enegellemek amacıyla savaş hazırlıklarına girişen Bizans’ın davete yönelik bu tehdit ve tehlikesini yok etmeyi amaçlıyordu. (Osman Güner, Resulllahın Ehli Kitapla Münasebvetleri, 291-292, Fecr Yayınları, Ankara, 1992, İbni sad, Tabakat, 2/165, hattab, age, 271, Abdullah Reşid, İslamda Ordu ve Komutan, 258, Muhammed Gazali, Fıkhu’s-Sire, 437-438’den naklen)



Bizansa karşı yapılan Tebuk seferi yine şöyle belirtilir.
“Hz Peygamber’in şimdiye kadar oluşturduğu en kalabalık (otuz bin) orduyu toplayıp Herakliyus’un Lahm ve Cüzam kabilelerinden (Belazuri , 1/443) oluşturduğu ordu üzerine tebuk seferinde yürümesi üzerine düşünülmelidir. O günlerde Müslümanların her an kuzeyden imparatora bağlıbir gurubun, Medine’yi basacakları endişesiyle kalpleri korku ile dolmuş, tedirgin bir beklenti içinde olmuşlardır. (Buhari Mezalim, 24) Çünkü kuzeye gönderilen kimi Müslüman davet heyetleri katledilmekle kalmıyor , Bizansın hakim olduğu bölgelerde Müslümanlığını açıkça söyleyenler öldürülüyordu. Kayzer, bölgeye Müslümanların herhangi bir sebeb olup olmadığına bakılmaksızın öldürülmesi emrini vermişti. (ezdi, Futuhu’ş –Şam, 236, Kahire, 1970) (Mehmet Azimli, II Medine Yılları, 183-184)

Mute Savaşının sebebleride yine şöyle belirtilir: “ Kab b. Umeyr komutasındaki İslam birliği Zat-ı Athalara gönderilmişti. 15 kişilik bu birliğin tamamı Zat- Atlahlar tarafından katledildi. Sadece biri (Kab B. Umeyr el Ğifari) yaralı olarak geri dönüp durumu Hz. Peygambere’e bildirebildi. (İbn-i Sa’d, 2/127; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 237, Ankara, 203, Mevdudi, tefhim, 2/194-195) Ancak esas sebeb , Hz. Peygamberin Bsura emirine gönderdiği haris b. Umeyr adlı elçinin uluslar arası kurallar gereği dokunulmazlığı olduğu halde GAssaniler ( Bizansın egemenliği altındaki Suriye bölgesi yönetimi) tarafından öldürülmesidir.

( Mehmet Azimli, II Medine Yılları, 196. Bizansla yüzyıllar sürecek savaşlar serisi Mute savaşı ile başlar. Mehmet Azimli age. 197)

İslamda savaş bir anlamda zorunluluk gereği başvurulan bir alternatif olmaktadır. Hz. Peygamberin tarihini de bir savaşlar tarihi olarak değil, evrensel doğruların ve barışın yayılması çabası olarak algılamak gerekir. Yani İslam, aslında semavi dinlerin hepsinde emredilen evrensel doğruların ve insanlararası huzurun gerçekleşmesini istemektedir. Bu idealdir ve bundan dolayı Müslümanlara saldırılarla yapılan cihadın sonucunda meydana gelebilecek olan ölüm-kalım durumunun (şehitlik-gazilik) her ikisinin de mukafatıi Müslümanlar açısından cenettir. (Tevbe 123)



Hz. Peygamber döneminde Müslümanların savaşları tetkik edilirse, savaşlarda asıl olan hedefin insan öldürmek değil, insan kazanmak olduğu rahatlıkla görülecektir. Temel hedefi insanı yok etmek olan savaşın ahlaki yönü olur mu? Böyle bir savaşın ileri boyutta kazancı da olmaz. İnsanlık tarihi tetkik edilirse, toplumların birbirleriyle yaptıkları savaşlar esnasında galip bir millet, kendilerini düşman bir toplu kan dökerek, halkını ezerek, yok ederek, şereflerini ayaklar altına alarak ele geçirirse, tarihsel bir gerçektir ki, zülüm gören toplumun neslinden gelenler ve ya bu zülmü kabul etmeyenler sonraki yıllarda bunun intikamını almaya çalışacaktır. İnsan psikolojisinde bulunan bu yapı ile toplumlar, kendilerinden sonraki nesillerle kendilerine yapılmış olan haksızlığı aktarmakta, bu da insanlarda öfke birikimine sebeb olmakta ve fırsatını bulduğu bir anda ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlam içersinde Hz. Peygamber dönemine bakarsak, müşriklerle yapılan savaşlarda müşriklerin ölü sayısının çok az olduğunu görüyoruz. İşte işin sırrı  buradadır.  İnsanları katelederek, toprak fethetmek yerine, yürekleri ferheden Hz. Peygamber, on yıllık kısa bir sürede Avrupa büyüklüğünde bir toprağı en az can kaybıyla fethetmiştir (Yaklaşık olarak iki taraftan toplamn 250 kadar insan zayiatıyla bu başarı sağlanmıştır. (Bknz. Muhammed Hamidullah, Hz Peygamberin Savaşları , 12, Çeviri Nazire Erinç Yurter, İstanbul.)  O, bunu “Bir kişiyi haksız yere öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.” (Maide 32) dustürünü uygulayarak başarmıştır.

 
Kuvvet zoruyla fikirler yayılamaz. Kur’an “ya dinimizi kabul edersiniz ya da yurdumuzdan çıkarırız” (İbrahim 13) diyen inkarcıların politikasını izlememiştir.  Hz. Peygamber de İslamlaşmanın zorla olmayacağını “dinde zorlama yoktur” (bakara 256) bildiğinden dolayı, bırakın toplumları, esirlere bile baskı yapmıyordu. Esir aldığı kabile şefi Sümame B. Usal, ondaki affediciliği görerek hiçbir zorlama olmadan İslam’a girmiştir. (Suheyli, 7/550) Hz. Peygamber savaşlarda insan unsurunu devamlı olarak gözetmiş ve ordularına savaşlarda dikkatli olmalarını, esirleri öldürmemelerini, İnsan hayataının her şeyden daha önemli olduğunu söylemiştir. Hatta bir seferinde, “Müslüman oldum” diye teslim olduğu halde teslim olan kişiyi öldüren Usame’yi sorgulamıştır. Usame’nin “Ya rasulullah , adam kılıç korkusundan iman etti, bundan dolayı öldürdüm” şeklindeki cevabına çok sinirlenmiş ve bunun üzerine meşhur “kalbini yarıp baktın mı”? sözünü söylemiştir.   O, insan kazanmayı her çaıdan önemli görüyor, Beni Cezime kabilesinden bazı kimselerin Müslümanlara teslim oldukları halde Halid b. Velid tarafından öldürülmeleri üzerine Halid’i Allah’a şikayet ediyor ve yapılan işten beri olduğunu söyleyerek diyetlerini tazmin ediyordu. (İbn-i Sad, 2/149, Vakıdi, 875, 881, Suheyli, 7/266, İbni Kesir, 6/606)


Bu kadar barışçı bir politika izlenmesine rağmen, Kur’an Müslümanlara kendilerine saldıranlara karşılık vermelerine izin vermiş, ama aşırı gidilmesini yasaklamıştır. “Sizinle savaşanlarla savaşın ama haksızlık yapmayın.”(Bakara 190), 194)  Hz. Peygamberde Hendek Savaşı  sırasında Medineyi kuşatıp yağmalamak ve katliam yapmak isteyen müşrik ittifakı dağılınca , “artık cevap verme sırası bizde” diyordu. (Suheyli, 7/253)  ve gerekeni yaparak bu savaşa katılan kabileleri gönderdiği seriyyelerle cezalandırıyordu. Medinedeki Yahudilere Müslüman olmaları için hiçbir zorlama yapmadı. (Bknz. Orhan Atalay, Doğu Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, 129, İstanbul 1999). Ancak antlaşmaları bozduklarında ceza olarak onları teker teker Medineden sürdü. Sonuç olarak, Hz peygamber dönemi savaşları genel olarak yabancı saldırılara ve zulşme karşı, Müslümanların can ve mallarını korumak için, uluslar arası antlaşma ve teamülleri bozanlara karşı yapmaktaydı.”

(Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak II, Medine Yılları, 48-21)

Bütün  bu alıntılar, gerek İslamın kılıç zoru ile yayıldığını ve Müslümanların başkalarını egemenlikleri altına alarak mallarını ve kadınlarını ganimet almak için savaştığını iddia eden oryantalistlerin gerekse cihadı din savaşı gibi anlayan ve hedefinin yeryüzündeki bütün egemenlikleri ortadan kaldırarak insanları Müslümanların egemenliği altına almak olduğunu söyleyen anlayışın doğru olmadığını ortaya koymak için yapılmıştır.

Sonuç olarak Resulullahın hayatında din savaşı yahut dini yaymak için yapılmış hiçbir savaş yoktur. Raşid halifeler ve onlardan sonra Müslümanların yaptıkları savaşlarda bir sebeble başlayan anız yanıgını gibi başladı mı sonu gelmeyen savaş ateşinin devamı olup gerek Arap yarımadasının doğusunda Sasanilere karşı olsun, Gerekse Bizans’ın eyaleti olarak kendisine bağladığı Suriye, Filistin, Mısır ve Kuzey Afrikada yapılan savaşlar olsun, düşmanın Müslümanlara karşı yaktığı bu savaş devamı olup, düşmanın ya fiilen yahut kışkırtma ve saldırı hazırlığı tehlikesine karşı yapılan savaşlardır. İslamı yayma ve zorla başkalarına kabul ettirme ve ganimet alma savaşları değildir. Bu anlayışa aykırı olarak yapılmış savaşlar varsa onlardan da İslam değil, yapanlar sorumludurlar.

İbrahim Sarmış- Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Anlayışı kitabından.


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalışmaları devam etmektedir.
Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz !