» ZİHİN OYUNLARI

Yayınlanma Zamanı: 2015-03-20 06:47:00

ZİHİN OYUNLARI |  görsel 1
ZİHİN OYUNLARI |  görsel 2


 

 

Zihin Nedir

Toplumların tarihi boyunca önemli an­lam kaymaları geçirmiş bir kavram olan zi­hin, geleneksel düşüncedeki insan anlayı­şında merkezî bir yer tutmaktaydı. Ruh’un ölümsüzlüğü ve insanî varoluşun kozmos ve metakozmos ile bağlantılı olduğu ilkele­ri  (1596-1650) ile birlikte köklü bir değişikliğe uğradı. Descartes, in­sanı değerlendirmede kendince çok basit gördüğü geleneksel Ruh anlayışım terkede-rek daha üretken olduğuna inandığı zihin (mind) kavramını onun yerine geçirdi. Ona göre zihin düşüncenin temeliydi ve onu ma­tematiksel olarak ifade etmek mümkündü. Madde dünyasını da tarzda yetile­rinden ve biçimlerinden kopartarak bütü­nüyle tek bir boyuta indirgedi. Descartes’a göre Tann bu boyuta, hayat ve hayvanların duyusal ve hareket işlevleri de dahil olmak üzere bütün doğal süreçler mekanik olarak açıklanabilsin diye hareketi yerleştirmişti. Bu, Kartezyen zihin ve Kartezyen ikicilik () olarak adlandırıldı; bu anlayış ”un (1642-1727) neredeyse mü­kemmele yakın bir şekilde fiziksel dünya­nın matcmatiksel-fizikscl analiziyle daha da pekişti. İngiliz deneyci düşünürlerinin (, Berkeley, Hume, Hartley ve James ) XVII. yüzyılın sonlanyla XIX. yüzyı­lın başlan arasında gösterdikleri çabalarla Kartezyen zihin sistemli bir biçimde duyu­sal yaşantıdan elde edilen hayallerin ­nik dizilişine indirgendi. Böylelikle zihin kavramı geleneksel düşüncenin  ve koz­molojik içeriklerinden tamamen ‘arındırıl­mış’ oldu. İngiliz deneycileriyle birlikte ar­tık Batı düşüncesi fikirlerin doğuştan ­rildiklerine değil, bireyin yaşantısının seyri sırasında oluştuklarına (Locke); halta mad­di,  bir zihin tanımına (Mili) inan­maya başlamıştı. Descartes ile birlikte baş­layan insan anlayışının sekülerleşmesi (dünyevi bir nitelik kazanması) süreci gü­nümüzde ‘ olmayan’ hiçbir varlık ala­nı tanımamaya doğru hızla ilerlemektedir. Öyle ki, zihin kavramının hiçbir anlamı ol­madığı bile ileri sürülebilmektedir.

Modernizmin etkisiyle geleneksel dü­şünceden çok hızlı bir kopuş yaşayan, an­cak modem düşünce kalıplarına henüz yü­rürlükte olan geleneksel dil öğeleriyle yak­laşmakta olan Batı-dışı toplumlarda ve ül­kemizde kavramların anlam kaymaları çok daha hızlı ve karmaşıktır. Ülkemizdeki yeni bir dil yapılandırma girişimleri bu karma­şıklığı arttırmaktan başka bir işe yarama-maktadır. Örneğin bütün çabalara karşın geleneksel ‘Ruh’ kavramının kullanımın­dan vazgeçilememekte ve zihin olarak kar­şılanması gereken ifadelerde bile *Ruh’ kav­ramı kullanılmaktadır. Batı dillerinde zihin olarak ifade edilen kavramların dilimize ‘Ruh’ olarak çevrilmesi oldukça ilginç ve Önemlidir. Oysa Baü düşüncesindeki yuka­rıda özetlenen değişimlerden dolayı ‘Ruh’ olarak karşılanması gereken psyche, soul gibi kavramların bile dilimize zihin (an) di­ye çevrilmesi gerekir, çünkü Batılılar için artık Ruh, zihin anlamına gelmektedir.

Zihin kavramının felsefe ve psikolojide­ki farklı anlam alanlarına karşılık gelmesi Batı düşüncesindeki bu temel temayülü de­ğiştirmez. Zihne daha derinlikli anlamlar yüklediği iddiasında olan analitik (Freudcu ve Jungcu) psikolojinin felsefeyi eleştirisi, felsefenin zihni yalnızca bilinçle sınırladı­ğı, genetik olarak taşman ve biyolojik yapı­ya dayanan bilinç dışına önem vermediği doğrultusundadır. Günümüzde geleneksel ruh anlayışını savunan herhangi bir felsefe veya psikoloji okulu yoktur.

Bugün zihin kavramı en genel anlamda,

a) Fiziksel yapılar ve süreçlerin, bilinç ve bilinçdışmm organize olmuş toplamı,

b) Bir insan veya hayvanın, içsel veya dışsal uya­ranlara geçmişteki yaşantıları ve gelecekte­ki beklentileriyle bağlantılı olarak verdiği tepki eyleminin bütünü diye tanımlanabilir. Fakat daha önceden belirtildiği gibi kulla­nım alanı giderek daralmakta ve hatta orta­dan kalkmaktadır. Çünkü özellikle Ameri­ka’da sosyal bilimlerde belirsiz, niteliksel, felsefi bakışlar yerlerini davranışsal ve ni­celiksel yaklaşımlara bırakmaktadırlar. Maddi dünyada temelleri olmayan tama­men manevi süreçler bulunduğu kabul edil­memekte, böyle iddialar biJim-dışı vehim­ler olarak değerlendirilmektedir. Buna göre zihin de ancak insan (ve hayvan) bedenin­deki organik süreçlerin bir yan ürünü olarak görülmekte, zihnin kaynağının beyin oldu­ğu konusunda tam bir fikir birliği sağlan­maya doğru gidilmektedir. Ancak zihnin,

bedende değil de insan ilişkilerinde bir yeri olduğunu; davranışla ortaya çıkan bir top­lumsal olgu olarak zihnin beyinde varol­maktan daha çok toplumsal ilişkilerde üre­tildiğini ve oluştuğunu savunan sosyal bi­limciler de vardır.

Bilim ve felsefe çevrelerinde zihnin ne olduğuna ilişkin tam bir fikir birliği olma-masına rağmen buraya kadar anlatılanlar­dan modern düşüncenin zihni ele alışındaki genel kabul görmüş noktalan şöyle özetle­yebiliriz:

a) Zihin, modern dünyada gele­neksel “Ruh” kavramının yerine kullanıl­maktadır;

b) İnsanın maddî yapısının aksi­ne bir de duyu organlarıyla algılanamayan, ölçülemeyen, yer kaplamayan zihinsel ya­pısı olduğuna, fakat bu yapının son tahlilde beynin ürünü olduğuna inanılmaktadır; ve

c) Beynin anatomisi, fizyolojisi ve biyo­kimyası üzerine yapılan araştırmalarla in­san zihninin anlaşılabileceği sanılmakta­dır.

Beyinle zihin arasındaki bu neredeyse özdeşlik düzeyinde yakın ilişki olduğu yo­lundaki zan, insanların zihinsel yetileri yö­nünden farklı oluşlarının beyinleri arasın­daki yapı ve/veya işleyiş farkına bağlı oldu­ğu önyargısına yol açmıştır. Beynin büyük­lüğü veya beyin hücrelerinin sayısı ya da beyin hücrelerini birbirine bağlayarak bilgi iletimini sağlayan uzantıların arasındaki bağlantı ve geçişlerin miktarıyla ilgili bir­çok araştırma yapılmıştır. Fakat bu araştır­malardan bugüne kadar belli bir sonuç alı­namamıştır. Bu, modern perspektifin yan­lışlığına yorulabileceği gibi, yapılan çalış­maların ve kullanılan tekniklerin yetersizli­ğine de yorulabilir. Çünkü bilinmektedir ki, insan beyninde bir dakikada yüzbinlerce kimyasal tepkime meydana gelmektedir;

zihinsel yetileri ürettiğine inanılan insan beyninin işlevlerini yerine getirebilmek için dünyamız büyüklüğünde bir bilgisayar gerekmektedir. Kaldı ki, normal insanların zihinsel yetilerinin farklılığı açıklanamasa bile, psikolojik yönden anormal olduğuna inanılan insanlar ile normal denilen insanla­rın beyinlerinin yapı ve işleyiş farkı göster­diğini kanıtlayan birçok araştırma vardır. Normal beynin işlevleri giderek daha iyi anlaşılmaktadır, örneğin modern bilim, beynin sağ ve sol yarımkürelerinin farklı iş­levler üstlendiğini; sağ yarım kürenin hayâl, mekân ve biçim işlevleriyle, yani sa­nat ve el becerisi ile (nitelikle) ilgiliyken sol yarımkürenin dil, mantık, matematik, sen­tez ve analiz işlevleriyle, yani nicelikle ilgi­li olduğunu saptamıştır. Yine ortaya çıkarı­lan bir gerçek de insanın zihinsel gücünün çok küçük bir bölümünü kullandığı şeklin­dedir.

Sonuç olarak zihne modern yaklaşımlar, tam bir kaos görünümü arzetmektedir. Bir yandan insan beyninin yapı ve işleyişiyle il­gili binlerce araştırma, sayfalar dolusu yeni bilgi ortaya çıkmışken, bir yandan ‘neden uyuyoruz?’, ‘rüyanın işlevi nedir?’, *Einste-in’in beyninde normale göre beyin hücrele­rinin değil de glia hücrelerinin fazla oluşu nasıl açıklanır?’ gibi sorulara cevap verile­memektedir. İnsan zihniyle ilgili bildikleri­mizin bilmediklerimizden çok çok az oldu­ğu kabul edilmektedir. Araştırmalardan el­de edilen sayısız bilginin günün birinde ger­çeği verip vermeyeceği, halk arasında me­rak, aydınlar arasında tartışma konusu ol­maya daha uzun yıllar devam edeceği kesin gözükmektedir.


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalışmaları devam etmektedir.
Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz !